Home

Demokrasi

Leave a comment

Demokrasi yanlış idarecilerin iktidara gelmesine imkan veren bir sistem olduğu için sık sık eleştiriliyor. Seçilecek kişilerin ehil olmasında çok toplumca popüler değerlere yaslanarak göreve gelebildiği doğrudur. Demokrasinin bu yönünü eleştirenlerin görmezden geldiği nokta ise birey olarak insanların ne kadar yetenekli ,ne kadar bilgili olmasında bağımsız olarak insan topluluklarının birlikte olduğunda devreye giren bir topluluk aklı ve topluluk davranışı olduğudur.Bu bakımdan çoğun seçtiği iktidar o toplum için en uygun iktidardır…Dolayısıyla demokrasi iyi bir sistemdir.Çünkü toplumu hakettiği muameleye maruz kılar.Toplum ilerledikçe ve bilinçlendikçe daha iyi liderlere ve partilere zaten oy verecektir.
Toplumun siyasal bilinç konusunda ilerlemesi ise demokrasiye saygı gösterildiğinde kendiliğinden sağlanır.. Aydının buradaki rolü bence demokrasi üzerinde titizlenmek ,halkın dikkatini buna odaklamak ve toplumun ortak aklının, kendi hızında bir evrim geçirmesine yardımcı olmaktır.
Bana kalırsa ilerlemenin başka sağlıklı yolu da yoktur.Şırıngayla enjekte edilecek her ilerlemenin zaman içinde geri teptiği görülmüştür.Bu sadece bizim toplumumuza has bir durum da değildir.

Advertisements

Meşrutiyet

Leave a comment

Bence, saltanatın kaldırılıp cumhuriyete geçilmesi ilericilik, devrimcilik paketi içinde yeni tür bir takım saltanatların inşasına giden bir yol açmaktan başka bir şeye yaramamıştır.. Ve memleket için hiç iyi sonuçlar vermemiş ülke tek adamların elinde tiranlığa dönmüştür. Bizim az gelişmiş, çeşitli etnik ve mezhepsel aidiyetlerin olduğu ülkelerde durumun bundan farklı olmasını beklemek zaten hatadır.
Saltanatın böyle karışık aidiyetleri olan toplumlarda birleştirici bir unsur olduğunu görmek gerekirdi..Etnik kökeni dini ne olursa olsun herkes saltanatı temsil eden kişinin tebaası olarak birleşir.

Türkiye ise Cumhuriyete geçmek bu sebeple sakıncalı olmuş.Ülkenin günümüzde yaşadığı pek çok sıkıntının temeli,bana göre saltanata karşı  ‘cumhuriyet darbesi’yle örülmeye başlamıştır.Halbuki uygun şekilde tasarlanmış bir meşrutiyet  devam etmeliydi.
Mesela Kuzey Avrupa’da halen  İngiltere,Hollanda,Belçika,İsveç,Norveç gibi ülkelerde  krallıklar korunmuştur..Siz bu ülkelere anti demokratik,insan hak ve hukukunun çiğnendiği ülkeler diyebilir misiniz?.Demek ki mesele zihniyet meselesidir.Padişahı memleketten sürmek, bu halka iktidarını vermek olmamıştır. Ne o zaman, ne de günümüzde olamıyor..Bilakis yeni tip krallar başımıza gelip gidiyor.

Ben siyasal erkin bizim ülkemizde olduğu tek ellerde toplanmasını, bireyin hak ve özgürlüklerinin korunması açısından zararlı görüyorum.Bu bağlamda, seçim veya darbeyle bir şeyleri ele geçirmeye ihtiyaç duymayan bir saltanat figürünün,(eğer yaşatılsaydı) sistemin hukuk devleti olması için çok faydalı hizmeti olabileceğini düşünüyorum. Çünkü seçimlerle belirlenmediği için,toplumun her kesimine eşit mesafede durabilirdi..Veya kullandığı yetkileri ele almak için bir takım devlet içi çetelere diyet ödemek zorunda olmayabilirdi. (Avrupa’daki gibi sırayla saltanat ailesinden en yaşlı ve sağlığı müsait olan kişinin tahta geçme adetinin korunduğunu varsayarak olaya bakalım).

Bu bağımsızlık, siyasetin ülkeye zarar verecek kararlarını törpülemesini sağlardı.
Şahsi fikrimdir kimse katılmak zorunda değildir. Belki kızacaksınız ama demokrasi ve hukuk açısından inanın şimdikinden çok daha ilerde olurduk.

Padişah ülkedeki, dini, etnik veya sınıfsal çıkar odaklarının etkisiyle şekillenen siyasal gücün her istediğini yapmasını engelleyecek bir emniyet subapı görevi görebilirdi.

Ayrıca avrupadaki saltanat aileleri gibi, sanatı ve bilimi himaye eden bir padişah figürü halkın ilgi göstermediği bu tip alanların siyaset tarafından ihmal edilmesinden kurtarabilirdi. Bu alanlar güven ve destek görebilecekleri yüzyılların kültürel birikiminde süzülerek yetişmiş seçkin destekçi bir çevre ve güçlü bir destekçi bulabilirdi.

Denilebilir ki peki padişah iyi çıkmaz kötü karakterli bozguncu bir insan çıkarsa hal nice olurdu.?..Böyle bir durumda halk tarafından seçilmiş parlemento orada kurulan hükümet var. Padişah siyasal erkin tamamına sahip değil ki..işte siyasi gücü bölüştürmenin iyi tarafı budur..Ne parlamento kanadından bir parti(mesela bugün için Akp) öne çıkıp, bütün siyaset alanını(cumhurbaşkanlığı seçimleri dahil) domine edebilir.Ne de halkın beğenmediği bir padişah ülkeyi istediği gibi etkileyebilir. Çünkü böyle bir padişah antipati toplayacağı ve ona karşı oyların kaymasına sebep vereceği için, tepkisel bir parlemento oluşacak ,öyle bir padişahın siyaset etkisi doğal süreçte kendiliğinde budanacaktır.

Ama bütün bunlar artık farazidir.İş işten geçmiştir ve artık saltanata dönüş mümkün değildir.

Bilmek ya da bilmemek işte bütün mesele bu.

Leave a comment

Ateistlerin evreni, canlılar alemini veya başka bilimsel olguları , inanırlarla aynı perspektiften görememesinin nedenini, ‘bilmek ‘kavramında yaşadığımız temel ayrılığa bağlanmayı doğru buluyorum. Ateistler bilmedikleri şeylerin genel olarak farkındadır. Ve bilmemekten korkmazlar. İnanırlar ise bilmedikleri şeylerin yanıtını ,akıl ve bilim dışında başka yollarla yanıtlayabileceklerini düşündükleri noktada yanılgıya düşerler. Basit gibi görünen bu farkı bir inanırın algılaması ise neredeyse tesadüflere kalır.Protestan bir pastor iken Richard Dawkins ile yaptığı televizyon sohbetlerinden sonra inançlarında değişme yaşayan ,ve artık kendini ‘’inanır’’ olarak tanımlamayan Mike Aus da bilmek ve bilmemek arasındaki ayrıma ‘’Olasılıksızlık dağına dönüşüm;Evrim Hıristiyan dogmasına nasıl meydan okuyor’’ başlıklı makalesinde meseleyi güzel şekilde değinmiş. Oradan bir paragrafı çevirerek alıntılamak istiyorum.

Pastor olarak çalıştığım dönemlerde, bilimsel dünya görüşü ile dinsel perspektif arasındaki çatışmayı genel olarak farklı yorumlardım. Bilimsel anlayışın, inanç için bir tehdit veya tehlike olmadığını söylerdim .Çünkü bilimin ve dinin ‘’bilmenin iki ayrı yolu’’ olduğunu ve farklı sorulara yanıt aradıkları içinde çatışmalarının mümkün olmadığını söylerdim. Bilim, dünyanın ‘nasıl?’ var olduğu sorusuna odaklanırken, din ise ‘’neden?’’ buradayız sorusunu ele alıyor diye düşünüyordum.. Fikri açıdan ölümcül bir yanılgı içerisindeydim..Gerçekte ise bilmenin farklı yolları yoktur.Sadece bilmek veya bilmemek vardır.Var olan iki seçenek sadece bunlardır. Din , hatta ve hatta ’’aydınlanmış’’ bazı dinsel yorumlar bile esasen ortada duran gerçeklerle ilgilenmez. Din aslında herhangi bir şeyi ‘’bilmek ‘’ değildir, gerçekte olmayan şeyler hakkında spekülasyon yapmaktan ibarettir.

http://richarddawkins.net/articles/645853-conversion-on-mount-improbable-how-evolution-challenges-christian-dogma

Kişisel düşüncem, bilmek ve bilmemek ayrımına özen göstererek ,bilmediklerimizin farkında olarak, onlarla birlikte yaşamayı sürdürmek, dini uydurmalara inanarak yaşamaktan daha mutlu ve daha verimli bir ömrü bize sunacaktır…Belirtmeye çalıştığım ayrımı bir farklı bir şekilde anlatan, Nobel ödüllü ünlü fizikçilerden, Richard Philip Feynman’ın 1981 yılında BBC ‘ye yaptığı bir söyleşiden alınmış, şu kısa videoyu da ayrıca izlemenizi tavsiye ederim.

Ölümden diriliş

Leave a comment

Ölümden dirilme konusuyla ilgili birşeye değinmek istiyorum. İnsanların kafalarında bu işin olabilirliği konusunda soru işaretlerinin dönüyor olmasının, nedenlerine dikkat çekmektir. İbrahimi dinlerin hüküm sürdüğü bölgelerde, değişik şekil ve seviyelerde de olsa, insanların düşünce dünyası kaçınılmaz olarak bu dinlerin mesajlarından etkileniyor..Aslında bence normal bi durumdur..Mesela değişik bir bölgeye, doğu Asya’ya baktığımızda ruhun tensühü prensibinin dinlerde öne çıktığını görüyoruz..Cenazeler genellikle yakılıyor. İnsanlar, ölü bedenin dirileceğine ilişkin bir beklenti taşımıyorlar. Ortadoğu kaynaklı dinlerin yaşandığı bölgelerde ise, ruhun tekrar aynı bedende dirilmesi ‘kıyamet ‘ ve sonrasında bir ahiret hayatı prensibi, bir şekilde öne çıkıyor.

Ben aslında ibrahimi dinleri doğuran ana akımın, tarihsel gelişiminin ilk başlarında ‘diriliş’ derken bunu metaforik anlamda kullanmayı istediği düşünüyorum.Yani eski mısır kültlerindeki gibi ölümden sonraki yaşamın,öte dünya anlayışının canlı şekilde işlenmesinin aksine, bu diriliş, dünyada yaşanan ve kişinin farkındalığının arttığı bir çeşit uyanmayı,bir çeşit yenilik kazanmayı anlatan bir benzetme aracıydı.

Fakat ’diriliş’ benzetmelerinin zaman içerisinde, her yeni gelen versiyon dinin,yeni peygamberlerin, alimlerin, rahiblerin..vs’nin orijinal hikayeleri çekiştirmesi,üstüne yeni bir şeyler daha eklemesi ,pagan hikayelerin ucundan kıyısından yeni dinlere sızması gibi yollarla ,benzetmenin amacından uzaklaşılıp neredeyse artık literal anlamıyla diriliş ve hesap gününe inanmanın iyice yerleşmiş olduğunu düşünüyorum..

İnsanların bulundukları kültürden etkilenmemesi mümkün olmadığı için de haliyle ölünün dirilip dirilemeyeceği sorusu bence bizlerin aklına,bu sebeple daha sık geliyor. Daha fazla merak uyandırıyor.

Danxia Yerşekilleri

Leave a comment

Fotoğraflara bakınca insan ilk olarak renklendirilmiş olabileceklerini düşünüyor ama değiller…Bunlar Danxia yerşekillerinden bazı örneklere ait gerçek resimler.
Danxia yerşekilleri Çin’inin güneybatı ve güneydoğu bölgesi boyunca uzanan ağırlıklı olarak kırmızı renkte kayalıklarda beliren ilginç oluşumlardır. Kretase döneminden kalma kırmızı kumtaşı ve konglomera taş formlarından oluşmuş olan bu kayalıklar görüntü olarak karstik topografisine (kireçtaşlarının doğa tarafından şekillenmesiyle oluşmuş) oldukça benzer görünmesine karşın aslında kireçtaşıyla ilgisi yoktur.Çinin güney doğusunda yeralan pek çok eyalette güzel manzaraların oluşmasını sağlayan yerşekillerine ‘danxia’ adının verilmesi ise bu yapının en güzel örneklerinin oluştuğu Danxia dağından geliyor.. Unesco tespitini yaptığı altı farklı bölgedeki danxia oluşumları dünya mirası listesine alınarak gelecek nesillere bırakılması gereken doğal zenginlikler arasında yerini bulmuşlardır.

Akp sütü doğal seçilime takıldı

Leave a comment

Okullarda çocukların içmesi için dağıtılan sütlerin çocukları rahatsız etmesi geçtiğimiz iki gündür ülke gündeminde geniş yer alıyor. Laktoz toleransı denilen bu durumun bilimsel sebeplerini merak edenler için kısa bir açıklama niteliğinde olan bir alıntı paylaşacağım. Darwin’in 200’üncü doğum yılı ve evrim kuramının 150’nci yılı anısına hazırlanmış Bilim ve Teknik Dergisin’de yeralan ‘Atomlardan Özelliklere Çeşitlilik’ adlı bir makaleden alıntıyı yapıyorum..Dünyamızın dindar nesillerden çok , evrim gibi bilimsel konularda farkındalığı olan nesillere ihtiyacı var olduğunu düşünüyorum..Nede olsa laktoz toleransı kurandan öğrenilebilecek bir durum değildir.

“Benzer şekilde, sütteki baskın şeker olan laktozu sindirebilme becerisini kontrol eden bir gende de “seçilimin güçlü moleküler imzası” bulunmuştur. İnsanlar memelidir, dişiler bebeklerini emzirir ve bağırsaklarda laktozu basit şekerler olan glükoz ve galaktoza ayıran bir enzim üretirler. Çocukluklarından sonra da önemli bir besin kaynağı olarak başka hayvanların sütlerini tüketmeye devam etmeleri, insanları memeliler arasında biricik kılar.

Bu kültürel gelişim, Avrupa, Afrika ve Orta Doğu’da inek, keçi ve deve sütü tüketen gruplarda, birbirinden bağımsız olarak görülmüştür. Bir yetişkinin sütü hazmedebilmesi, çoğu memelide ve çoğu insan grubunda sadece bebek emzirme döneminde etkin olan ve bağırsakta bulunan laktaz enziminin geninin mutant bir formuna bağlıdır. Uzun süredir sütü için hayvan yetiştiren popülasyonlardan gelen insanlarda, laktaz geninin mutant bir formu yetişkinlikte de etkindir.Bu genetik gelişme, bu geni kontrol eden düzenleyici DNA bölgelerindeki tek baz çifti değişimiyle ilişkilendirilmişti, ama laktoz toleransı farklı olan
popülasyonlarda, kritik bölgede farklı mutasyonlar var. Bu da, sadece bir geni etkileyen bağımsız değişikliklerin yol açtığı benzer bir özelliğin tekrarlanan evriminin çok çarpıcı bir örneğidir. İnsanlarda beslenmeyle ilgili bir başka uyum örneği de tam bir genin çoğalmasıyla ilgili. Şempanzelerin tükürüğünde, besinlerdeki nişastayı sindiren amilaz geninin tek bir kopyası varken, insanlardaki amilaz geninin sayısında çok farklılık görülür.
Bazı bireylerde bu genin kopyalanması sonucunda tek bir kromozomda yaklaşık 10 kopya görülebilir. Diyetlerinde nişasta bakımından zengin besinlerin, örneğin pirincin bol olduğu kültürlerden gelen insanlardaki ortalama amilaz geni kopyalarının sayısı ve tükürükteki amilaz enzimi seviyesi, avcılık ya da balıkçılıkla beslenen kültürlerdeki insanlarda olduğundan daha yüksektir. Süt için hayvan yetiştirme ve tarım son 10.000 yılda ortaya çıkmıştır. Bu, sadece yaklaşık 400 insan nesline karşılık gelse de, yeni besin kaynakları, bu besin kaynaklarını tüketen popülasyonlarda yeni genetik varyantların birikmesine neden olmaktadır. Herschel’in Darwin’in kuramına karşı hep ileri sürdüğü itiraz, yeni faydalı özelliklerin basit rastlantısal çeşitlilik sonucu ortaya çıkamayacağı düşüncesiydi. Çeşitli yerlerde yayımlanan yorumlarında ve mektuplarında, bu özelliklerin daima “konunun bu şekilde rastlantısal olarak ele alınmasını ve atomların rasgele bir araya gelmesini değil, tersine akıl, plan ve tasarım“ gerektireceğini öne sürmüştü. Herschel, 1859’da çeşitliliğin kökeninin hâlâ bir sır olduğunu söylerken haklıydı. Ama daha sonraki 150 yıl boyunca yapılan araştırmalar sonucunda, karmaşık bir genomun ebeveynden evlatlara her geçişinde DNA diziliminde kendiliğinden oluşan varyantların uzun bir listesini yapabiliriz. Bu değişikliklerin ancak çok küçük bir kısmı, başlangıçtaki kalıtsal bilgiyi ve ondan türeyen
özelliği bozmak yerine, iyileştirebilir. Yine de, daha tatlı bezelyeler, daha büyük kaslar, daha hızlı koşma yeteneği ve yeni besinleri hazmetme özelliği, bezelyelerin, köpeklerin ve insanların DNA dizilerindeki atomların yeniden düzenlenmesinden kaynaklanmaktadır. Yani belli ki “atomların rasgele bir araya gelmesiyle” ilginç yeni özellikler oluşabilir. Darwin’in küçük, yeşil kitabının sonunda kullandığı meşhur “sonsuz sayıda, çok güzel ve çok muhteşem form evrimleşmiş ve evrimleşmektedir” cümlesiyle ifade ettiği gibi, canlı organizmaların içkin bir özelliği olan değişebilirlik evrim için gereken hammaddeyi sağlamaya devam etmektedir…

Bilim ve Teknik Dergisi 2009 Haziran sayısı sayfa 37


Narval Balinası

Leave a comment


Narval balinası, boynuzlu balina veya deniz gergedanı olarak da adlandırılan yaşam olanı kutup bölgesi denizleri olan memeli bir hayvandır. Kış mevsimi dahil yaşamlarını sürekli arktik bölgede geçiren tek balina türüdürler. 70° Kuzey enleminin güneyinde nadiren görülürler. Narvallerin en yakın akrabası beyaz balinalardır(Belugalar) . Doğada 90 yaşına kadar yaşayabilen narval balinalarının yaklaşık olarak ,erkekleri 4,6 metre boya, dişileri ise 4 metreye kadar uzayabilirler. Yine yaklaşık olarak erkekler 1600, dişiler de 1000 kg ağırlıklara ulaşabilirler.Bu canlıların en dikkat çekici özellikleri, erişkin erkeklerde üst çenenin sol tarafında, dudağın yukarısında, yüze ait bir noktadan dışarı doğru çıkan mızrak benzeri yaklaşık 2-3 metre uzunlukta dişlere sahip olmalarıdır.yani bu diş ağzın içinden dışarı çıkmamaktadır.. Sola dönüşlü helix sarmalı yaparak ileriye doğru düz bir şekilde uzar, boynuz benzeri görüntüyü oluşturur.. Doğada dişleri uzayan başka canlılarda vardır. Fakat hiçbiri narval balinasının dişi gibi kavis yapmaksızın ve ileriye doğru adeta mızrak gibi uzamaz. Ayrıca spiral yaparak uzayan bir diş oluşu bakımından da yine doğada tektir.


İnsanların kalplerinin solda olması gibi narval dişlerinde de sola tercihli asimetri sürekli korunur.Dişlerin ağırlığı 10 kg’a kadar erişebilir. Boynuz benzeri bu yapının nadir de olsa dişilerde de çıktığı olabilmektedir.Ortalama 500 erkekten birinde normalde körelmiş şekilde içerde kalması gereken sağ diş de uzar.Dişi narval balinalarında nadiren de olsa uzayan diş erkeklerinkiyle kıyaslanınca daha kısa ve daha düz yapıda olduğu gözlenir. Fakat iki dişin uzaması ise dişilerde çok ender bir durumdur. Şu ana kadar kayıtlara geçmiş sadece bir tane örnek vardır… Fillerin dişleri gibi narvallerin dişleri de kırıldığında tekrar büyümez. Ancak, bu dişlerin kırılması görece zordur çünkü sert ve bükülmez gözükseler de oldukça esneklerdir: yaklaşık 2,5 m uzunluğundaki bir narval dişi, kırılmadan her yöne yaklaşık 30 cm kadar esneyebilir. Eğer kırılma dışı bir hasar görürse de belli ölçüde kendini onarabilir.

Bu kadar uzayan bir dişin ne işlevinin olduğu evrimsel açıdan tartışmaların konusu olmuştur. Henüz üzerinde bilimsel olarak çok fazla çalışılmış bir hayvan olmaması nedeniyle haklarında her şeyin bilindiği söylenemez..Ancak geniş kabul gören açıklama ,tıpkı erkek aslanların yelesinin ve tavus kuşlarının kuyruk tüylerinin olduğu gibi seksüel seçilimle gelen bir sonuç olduğu yönündedir. Çünkü erkeklerde çıkmaktadır.Buzları kırmak veya başka bir fonksiyonundan yararlanmak için gerekli olmuş olsa idi. Dişilerde de görülmesini beklemek mantığa uygun olurdu..Daha büyük dişe sahip erkeklerin daha yüksek olasılıkla bir eş bulabileceği görüşünden hareketle, bu dişin birincil işlevinin gösteriş ve baskınlık olduğu görüşü benimsenmiştir. Bu hipotezin öne sürülmesinin bir diğer nedeni, “diş tokuşturma” olarak adlandırılan ve erkek narvallerin dişlerini birbirlerine sürttüğü etkinliğin gözlenmesi olmuştur.

İhtişamlı göründüğü tartışmasız olan bu dişin aksine,narval balinalarının yeni doğmuş bebek misali ağızlarında başka hiç dişleri yoktur.Fetus döneminde altı çift diş tomurcuğu belirir .Fakat yetişkinliğe girinceye kadar onlardan dört çift zamanla yok olur.Kalan iki çift diş tomurcuğu aslında köpek dişi sınıfından olan narval boynuzunu oluşturmaya devam eder.Soldaki diş , narval balinalarına bildiğimiz görüntüsünü kazandırıncaya kadar büyümeye devam ederken , sağdaki dişin gelişimi genellikle çok erken safhada durur ve körelmiş vaziyette öylece kalır.

Bu güne kadar doğada beslenirken gözlemlenememiş olmalarına rağmen yakalanan narvallerin midelerinden çıkanlara bakılarak ,kalamar,karides, grönland halibutu (kalkana benzer yassı balık ) gibi hayvanları avladıkları ve avlarını çiğnemeden yuttukları görülmüştür.

Derin dalıcı olan bu hayvanlar dalış sayısı olarak günde yaklaşık 18 ila 25 kez arası sefer yapabilir. Dalma mesafesi olarak en az 800 metreyi bulan dalışlar yaparlar ve bu dalışların bir kısmı ise 1500 metre derinliği bulur.Su altında 25 dakika kalabilirler.