Home

Birlikte veya Eş Evrim/Coevolution

Leave a comment

2005 yılında Ekvator ormanlarında yeni bir tür yarasa keşfedildi. Bilimsel adı Anoura fistulata veya diğer adıyla tüp dudaklı nektar yarasası. Adından da anlaşılacağı gibi yarasanın özel bir alt dudak yapısı var. Türün keşfini yapan Nathan Muchhala,dudağın yapısını göstermek için aşağıdaki resmi çizmiş. Fakat biz başka bir evrimsel duruma işaret edeceğiz.

Bu canlının en sıra dışı özelliği kendi boyundan uzun bir dile sahip oluşudur. Hayvan yaklaşık 5cm boyundayken dilinin uzunluğu 9 cm buluyor. Normal bir insanın yaklaşık 3 metre dile sahip olmasına eşdeğer bir tablo.Özel bir kas grubunun ileri ve geri hareketlerini yapmasına yardımcı olduğu bu özelleşmiş dil, beslenme harici zamanlarda göğüs kafesine kadar geri çekili vaziyette duruyor.

Tüp dudaklı nektar yarasasının,bu yetenekleri kazanması birlikte evrimin(coevolution) bir çeşit örneğini oluşturmaktadır. Nektarını içtiği tür adı Centropogon nigricans olan çiceğin tozlaşmasına aracılık eden tek canlı bu yarasadır. Çiçek tozlarını, yarasanın kafasının arkasına yapıştırırarak diğer çiçeklere taşınmasını sağlar.Yarasa çiçeğin içine doğru kafasını sokmaya çalışıp,çiçeği zorladıkça daha fazla polen başının arkasına yapışır.Yarasanın bu hareketi yapması, daha derin çiçeklerin daha hızlı seçilmesine sebep verirken,daha uzun dile sahip yarasaların daha çok nektar toplayıp daha çok nesil üretebilmesi de dil uzunluğu bakımından bu türün yarasalarında seçilimi sağlamış ve sonunda bu tablo ortaya çıkmıştır. Değinmemiz gereken bir diğer evrimsel güzellikte şudur.Çiçeklerin tozlaşmak için aracıya başka canlıların ise enerji elde etmek için şekere olan ihtiyacı, sırf bu işler için özelleşmiş uzun dil yapısını, böceklerde, kuşlarda son olarak da memelilerde tekrar tekrar yaratabilmiştir. Çiçeklerden nektar toplarken havada asılı konumda kalabilen yarasanın aslında bir bakıma doğada bu şekilde uçuş yetenekleriyle bilinen ve onlarda nektar toplayıcısı olan sinek kuşlarından da aslında farkı yoktur. National Geographic film ekibi, hayvanı beslenirken çekmeyi başarmış. Üstelik çiceğin içine yerleştirilen özel bir kamerayla dilin içerideki hareketi çok net bir şekilde filme alınmış.

kaynak:whyevolutionistrue.wordpress.com

Danxia Yerşekilleri

Leave a comment

Fotoğraflara bakınca insan ilk olarak renklendirilmiş olabileceklerini düşünüyor ama değiller…Bunlar Danxia yerşekillerinden bazı örneklere ait gerçek resimler.
Danxia yerşekilleri Çin’inin güneybatı ve güneydoğu bölgesi boyunca uzanan ağırlıklı olarak kırmızı renkte kayalıklarda beliren ilginç oluşumlardır. Kretase döneminden kalma kırmızı kumtaşı ve konglomera taş formlarından oluşmuş olan bu kayalıklar görüntü olarak karstik topografisine (kireçtaşlarının doğa tarafından şekillenmesiyle oluşmuş) oldukça benzer görünmesine karşın aslında kireçtaşıyla ilgisi yoktur.Çinin güney doğusunda yeralan pek çok eyalette güzel manzaraların oluşmasını sağlayan yerşekillerine ‘danxia’ adının verilmesi ise bu yapının en güzel örneklerinin oluştuğu Danxia dağından geliyor.. Unesco tespitini yaptığı altı farklı bölgedeki danxia oluşumları dünya mirası listesine alınarak gelecek nesillere bırakılması gereken doğal zenginlikler arasında yerini bulmuşlardır.

Akp sütü doğal seçilime takıldı

Leave a comment

Okullarda çocukların içmesi için dağıtılan sütlerin çocukları rahatsız etmesi geçtiğimiz iki gündür ülke gündeminde geniş yer alıyor. Laktoz toleransı denilen bu durumun bilimsel sebeplerini merak edenler için kısa bir açıklama niteliğinde olan bir alıntı paylaşacağım. Darwin’in 200’üncü doğum yılı ve evrim kuramının 150’nci yılı anısına hazırlanmış Bilim ve Teknik Dergisin’de yeralan ‘Atomlardan Özelliklere Çeşitlilik’ adlı bir makaleden alıntıyı yapıyorum..Dünyamızın dindar nesillerden çok , evrim gibi bilimsel konularda farkındalığı olan nesillere ihtiyacı var olduğunu düşünüyorum..Nede olsa laktoz toleransı kurandan öğrenilebilecek bir durum değildir.

“Benzer şekilde, sütteki baskın şeker olan laktozu sindirebilme becerisini kontrol eden bir gende de “seçilimin güçlü moleküler imzası” bulunmuştur. İnsanlar memelidir, dişiler bebeklerini emzirir ve bağırsaklarda laktozu basit şekerler olan glükoz ve galaktoza ayıran bir enzim üretirler. Çocukluklarından sonra da önemli bir besin kaynağı olarak başka hayvanların sütlerini tüketmeye devam etmeleri, insanları memeliler arasında biricik kılar.

Bu kültürel gelişim, Avrupa, Afrika ve Orta Doğu’da inek, keçi ve deve sütü tüketen gruplarda, birbirinden bağımsız olarak görülmüştür. Bir yetişkinin sütü hazmedebilmesi, çoğu memelide ve çoğu insan grubunda sadece bebek emzirme döneminde etkin olan ve bağırsakta bulunan laktaz enziminin geninin mutant bir formuna bağlıdır. Uzun süredir sütü için hayvan yetiştiren popülasyonlardan gelen insanlarda, laktaz geninin mutant bir formu yetişkinlikte de etkindir.Bu genetik gelişme, bu geni kontrol eden düzenleyici DNA bölgelerindeki tek baz çifti değişimiyle ilişkilendirilmişti, ama laktoz toleransı farklı olan
popülasyonlarda, kritik bölgede farklı mutasyonlar var. Bu da, sadece bir geni etkileyen bağımsız değişikliklerin yol açtığı benzer bir özelliğin tekrarlanan evriminin çok çarpıcı bir örneğidir. İnsanlarda beslenmeyle ilgili bir başka uyum örneği de tam bir genin çoğalmasıyla ilgili. Şempanzelerin tükürüğünde, besinlerdeki nişastayı sindiren amilaz geninin tek bir kopyası varken, insanlardaki amilaz geninin sayısında çok farklılık görülür.
Bazı bireylerde bu genin kopyalanması sonucunda tek bir kromozomda yaklaşık 10 kopya görülebilir. Diyetlerinde nişasta bakımından zengin besinlerin, örneğin pirincin bol olduğu kültürlerden gelen insanlardaki ortalama amilaz geni kopyalarının sayısı ve tükürükteki amilaz enzimi seviyesi, avcılık ya da balıkçılıkla beslenen kültürlerdeki insanlarda olduğundan daha yüksektir. Süt için hayvan yetiştirme ve tarım son 10.000 yılda ortaya çıkmıştır. Bu, sadece yaklaşık 400 insan nesline karşılık gelse de, yeni besin kaynakları, bu besin kaynaklarını tüketen popülasyonlarda yeni genetik varyantların birikmesine neden olmaktadır. Herschel’in Darwin’in kuramına karşı hep ileri sürdüğü itiraz, yeni faydalı özelliklerin basit rastlantısal çeşitlilik sonucu ortaya çıkamayacağı düşüncesiydi. Çeşitli yerlerde yayımlanan yorumlarında ve mektuplarında, bu özelliklerin daima “konunun bu şekilde rastlantısal olarak ele alınmasını ve atomların rasgele bir araya gelmesini değil, tersine akıl, plan ve tasarım“ gerektireceğini öne sürmüştü. Herschel, 1859’da çeşitliliğin kökeninin hâlâ bir sır olduğunu söylerken haklıydı. Ama daha sonraki 150 yıl boyunca yapılan araştırmalar sonucunda, karmaşık bir genomun ebeveynden evlatlara her geçişinde DNA diziliminde kendiliğinden oluşan varyantların uzun bir listesini yapabiliriz. Bu değişikliklerin ancak çok küçük bir kısmı, başlangıçtaki kalıtsal bilgiyi ve ondan türeyen
özelliği bozmak yerine, iyileştirebilir. Yine de, daha tatlı bezelyeler, daha büyük kaslar, daha hızlı koşma yeteneği ve yeni besinleri hazmetme özelliği, bezelyelerin, köpeklerin ve insanların DNA dizilerindeki atomların yeniden düzenlenmesinden kaynaklanmaktadır. Yani belli ki “atomların rasgele bir araya gelmesiyle” ilginç yeni özellikler oluşabilir. Darwin’in küçük, yeşil kitabının sonunda kullandığı meşhur “sonsuz sayıda, çok güzel ve çok muhteşem form evrimleşmiş ve evrimleşmektedir” cümlesiyle ifade ettiği gibi, canlı organizmaların içkin bir özelliği olan değişebilirlik evrim için gereken hammaddeyi sağlamaya devam etmektedir…

Bilim ve Teknik Dergisi 2009 Haziran sayısı sayfa 37


Narval Balinası

Leave a comment


Narval balinası, boynuzlu balina veya deniz gergedanı olarak da adlandırılan yaşam olanı kutup bölgesi denizleri olan memeli bir hayvandır. Kış mevsimi dahil yaşamlarını sürekli arktik bölgede geçiren tek balina türüdürler. 70° Kuzey enleminin güneyinde nadiren görülürler. Narvallerin en yakın akrabası beyaz balinalardır(Belugalar) . Doğada 90 yaşına kadar yaşayabilen narval balinalarının yaklaşık olarak ,erkekleri 4,6 metre boya, dişileri ise 4 metreye kadar uzayabilirler. Yine yaklaşık olarak erkekler 1600, dişiler de 1000 kg ağırlıklara ulaşabilirler.Bu canlıların en dikkat çekici özellikleri, erişkin erkeklerde üst çenenin sol tarafında, dudağın yukarısında, yüze ait bir noktadan dışarı doğru çıkan mızrak benzeri yaklaşık 2-3 metre uzunlukta dişlere sahip olmalarıdır.yani bu diş ağzın içinden dışarı çıkmamaktadır.. Sola dönüşlü helix sarmalı yaparak ileriye doğru düz bir şekilde uzar, boynuz benzeri görüntüyü oluşturur.. Doğada dişleri uzayan başka canlılarda vardır. Fakat hiçbiri narval balinasının dişi gibi kavis yapmaksızın ve ileriye doğru adeta mızrak gibi uzamaz. Ayrıca spiral yaparak uzayan bir diş oluşu bakımından da yine doğada tektir.


İnsanların kalplerinin solda olması gibi narval dişlerinde de sola tercihli asimetri sürekli korunur.Dişlerin ağırlığı 10 kg’a kadar erişebilir. Boynuz benzeri bu yapının nadir de olsa dişilerde de çıktığı olabilmektedir.Ortalama 500 erkekten birinde normalde körelmiş şekilde içerde kalması gereken sağ diş de uzar.Dişi narval balinalarında nadiren de olsa uzayan diş erkeklerinkiyle kıyaslanınca daha kısa ve daha düz yapıda olduğu gözlenir. Fakat iki dişin uzaması ise dişilerde çok ender bir durumdur. Şu ana kadar kayıtlara geçmiş sadece bir tane örnek vardır… Fillerin dişleri gibi narvallerin dişleri de kırıldığında tekrar büyümez. Ancak, bu dişlerin kırılması görece zordur çünkü sert ve bükülmez gözükseler de oldukça esneklerdir: yaklaşık 2,5 m uzunluğundaki bir narval dişi, kırılmadan her yöne yaklaşık 30 cm kadar esneyebilir. Eğer kırılma dışı bir hasar görürse de belli ölçüde kendini onarabilir.

Bu kadar uzayan bir dişin ne işlevinin olduğu evrimsel açıdan tartışmaların konusu olmuştur. Henüz üzerinde bilimsel olarak çok fazla çalışılmış bir hayvan olmaması nedeniyle haklarında her şeyin bilindiği söylenemez..Ancak geniş kabul gören açıklama ,tıpkı erkek aslanların yelesinin ve tavus kuşlarının kuyruk tüylerinin olduğu gibi seksüel seçilimle gelen bir sonuç olduğu yönündedir. Çünkü erkeklerde çıkmaktadır.Buzları kırmak veya başka bir fonksiyonundan yararlanmak için gerekli olmuş olsa idi. Dişilerde de görülmesini beklemek mantığa uygun olurdu..Daha büyük dişe sahip erkeklerin daha yüksek olasılıkla bir eş bulabileceği görüşünden hareketle, bu dişin birincil işlevinin gösteriş ve baskınlık olduğu görüşü benimsenmiştir. Bu hipotezin öne sürülmesinin bir diğer nedeni, “diş tokuşturma” olarak adlandırılan ve erkek narvallerin dişlerini birbirlerine sürttüğü etkinliğin gözlenmesi olmuştur.

İhtişamlı göründüğü tartışmasız olan bu dişin aksine,narval balinalarının yeni doğmuş bebek misali ağızlarında başka hiç dişleri yoktur.Fetus döneminde altı çift diş tomurcuğu belirir .Fakat yetişkinliğe girinceye kadar onlardan dört çift zamanla yok olur.Kalan iki çift diş tomurcuğu aslında köpek dişi sınıfından olan narval boynuzunu oluşturmaya devam eder.Soldaki diş , narval balinalarına bildiğimiz görüntüsünü kazandırıncaya kadar büyümeye devam ederken , sağdaki dişin gelişimi genellikle çok erken safhada durur ve körelmiş vaziyette öylece kalır.

Bu güne kadar doğada beslenirken gözlemlenememiş olmalarına rağmen yakalanan narvallerin midelerinden çıkanlara bakılarak ,kalamar,karides, grönland halibutu (kalkana benzer yassı balık ) gibi hayvanları avladıkları ve avlarını çiğnemeden yuttukları görülmüştür.

Derin dalıcı olan bu hayvanlar dalış sayısı olarak günde yaklaşık 18 ila 25 kez arası sefer yapabilir. Dalma mesafesi olarak en az 800 metreyi bulan dalışlar yaparlar ve bu dalışların bir kısmı ise 1500 metre derinliği bulur.Su altında 25 dakika kalabilirler.

Evren neden var?

Leave a comment

Bilimadamı değilim ama hayal kurmak için felsefe yapmak için bilimadamı olmaya gerekte yok. Ve ”evren neden var” sorusuna cevap vermek zorunda kalsaydım.Yanıtın şöyle olurdu.

Başlangıcın ve sonun olmadığı bir boyutta ”mutlak yokluğun imkansızlığı” ile ”mutlak varlığın inkansızlığını” ifade eden iki enerji/ iki parçacık /iki düşünce/iki bilgi vs…iki zıt şey sonsuzdan beri gelen ve sonsuza kadar uzayacak olan bir keşmekeşin içinde deviniyorlardı. bunlar çekim etkileri olan parçacıklardı .

Bu devinim sırasında yokluğun imkansızlığı parçacıkları bir yere öbeklense, varlığın imkansızlığı parçacıkları onları kendine çekip yok edip duruyordu.

Tam bir karmaşanın ,çalkantının,kaosun sonsuz boyutta sürüp gittiği bir ortam..

İşte böyle bir ortamda çok büyük miktarlarda bir araya yığılan ,öbekleşen yokluğun imkansızlığı parçacıkları çok büyük boyutta bir çekim etkisi oluşturdular..Merkez bölgede bu yapı çökmeye başladı. Çöken bölgede sıkışan enerji big bang olup patladı ve günümzde maddeye dönüşen enerji bu şekilde ortaya çıktı.

Aslında evren gördüğümüz madde ve enerjinin arkasında ,onun atası diyebileceğimiz ”yokluğun imkansızlığı” parçacıkları/bilgisi/enerjisi vardır.

Mars’a seyahat

Leave a comment

1969 yılında Ay’a yolculuk başarıldığından beri insanoğlunun hayalini süsleyen  ikinci bir hedef daha var. Mars’a yolculuk..

2010 yılındayız fakat Mars’a yolculuk halen gerçekleştirilip ,gerçekleştirilemeyeceği şüpheli bir hayal olmaya devam ediyor…

Ama bilim insanları bu süre boyunca boş durmadılar. Mars’a bugüne kadar iki robot araç göndermeyi başardılar. İnsanlık gönderdiği araçlar sayesinde Mars’a dokunmayı ve üzerinde gezinmeyi başardı. Marsın çevresinde dolanan uydularla yüzeyinin özelliklerini keşfetti.

Mars hakkında bir çok bilgiler öğrendik. Bir zamanlar Mars’ta da dünyadaki gibi sıvı su döngüsünün var olduğu biliniyor. Ancak dünyadaki gibi canlılığın ilk temsilcileri olan ilkel hayat formları gelişip gelişmediği halen kesinlik kazanmadı.

Canlılığın oluşması için okyanuslar çok önemli, Mars’ta şimdiye kadar okyanusların olduğu kanıtlanmamıştı. Ancak en son yapılan bir çalışma bir zamanlar Mars ‘tada okyanusların olduğunu bir takım verilere dayanarak ortaya koyuyor..

”…
Colorado Üniversitesi’nden (Boulder, ABD) yerbilimciler, Gaetano Di Achille ve Brian Hynek’in büyük Mars okyanusu için sunduğu yeni kanıt, gezegen yüzeyinde belirledikleri 52 “nehir deltası” üzerine kurulu. Araştırmacılar ayrıca Mars görüntülerinde bu deltalarla ilişkili 40 bin kadar irili ufaklı akarsu yatağı belirlemişler.

İki yerbilimciye göre bu deltalardan 29’u, aynı ya da benzer irtifada sonlanıyor (aralarında yalnızca 117 metre fark var) ve sona erdikleri yerler okyanusun kıyısını oluşturuyor ya da okyanus tabanındaki su tablasında ya da birkaç büyük göl kıyısında son buluyor…

Araştırmaları yöneten Gaetano Di Achille ve Brian Hynek adlı yerbilimcilere göre kuzey yarıküredeki düzlükleri kapsayan okyanus 124 milyon kilometreküp sudan oluşuyordu. Bu miktar, Dünyamızdaki tüm okyanusların toptan hacminin onda biri anlamına geliyor….
http://www.ntvmsnbc.com/id/25106221#

Mars’ta  bir zamanlar canlılığın oluşup oluşmadığını şimdilik kesin bilinmiyor.

Oluşmadıysa bile belki de bir gün Mars’a canlılığı dünyadan götürecek olan yine insanoğlu olacak..

İnsanlık Mars’a ayak basmayı başarabilecek mi?

İnsanlık bugüne kadar uzaya yaptığı yolculuklarda dünya ile göz temasını hiç yitirmedi.

Ay’a yapılan yolculukta bile ekipteki insanlar hayatlarının temel dayanağı  Dünya’nın panaromik görüntüsünü kaybetmediler.

Dünya hayatımızın bağlı olduğu biricik yaşam alanımız..Şimdilik onsuz hiçbir yerde kalıcı olarak yaşamamız imkansız.

Mars’ a  yolculuk eğer gerçekleşirse ekipteki insanlar Dünya’yı  ,bizlerin oturduğumuz yerden  göğe baktığımız da küçücük yıldızları gördüğümüz gibi ,zayıf bir yıldız ışığı olarak görebilecekler.

Bir anlamda dünyadan kopacaklar.

Ekiptekiler Dünya’ ya bir mesaj ulaştırmak istediklerinde,

Mesela ‘’Houston biz iyiyiz ‘’ dediklerinde  ,yolladıkları mesaj ancak dakikalar sonra Dünya’ya ulaşacak,

Ne kadar büyük  bir yalnızlık ve kopuş ..

Belki de artık insanlık için dünyalılık değil de uzaylılığın başlayacağı nokta Mars’a yolculuk olacaktır.

Eğer uygun olsaydınız ve  % 50 başarılı olma riski olan böyle bir görev yolculuğu,

size teklif edilse, riskleri göze alıp kabul eder misiniz?