Home

Danxia Yerşekilleri

Leave a comment

Fotoğraflara bakınca insan ilk olarak renklendirilmiş olabileceklerini düşünüyor ama değiller…Bunlar Danxia yerşekillerinden bazı örneklere ait gerçek resimler.
Danxia yerşekilleri Çin’inin güneybatı ve güneydoğu bölgesi boyunca uzanan ağırlıklı olarak kırmızı renkte kayalıklarda beliren ilginç oluşumlardır. Kretase döneminden kalma kırmızı kumtaşı ve konglomera taş formlarından oluşmuş olan bu kayalıklar görüntü olarak karstik topografisine (kireçtaşlarının doğa tarafından şekillenmesiyle oluşmuş) oldukça benzer görünmesine karşın aslında kireçtaşıyla ilgisi yoktur.Çinin güney doğusunda yeralan pek çok eyalette güzel manzaraların oluşmasını sağlayan yerşekillerine ‘danxia’ adının verilmesi ise bu yapının en güzel örneklerinin oluştuğu Danxia dağından geliyor.. Unesco tespitini yaptığı altı farklı bölgedeki danxia oluşumları dünya mirası listesine alınarak gelecek nesillere bırakılması gereken doğal zenginlikler arasında yerini bulmuşlardır.

Advertisements

Akp sütü doğal seçilime takıldı

Leave a comment

Okullarda çocukların içmesi için dağıtılan sütlerin çocukları rahatsız etmesi geçtiğimiz iki gündür ülke gündeminde geniş yer alıyor. Laktoz toleransı denilen bu durumun bilimsel sebeplerini merak edenler için kısa bir açıklama niteliğinde olan bir alıntı paylaşacağım. Darwin’in 200’üncü doğum yılı ve evrim kuramının 150’nci yılı anısına hazırlanmış Bilim ve Teknik Dergisin’de yeralan ‘Atomlardan Özelliklere Çeşitlilik’ adlı bir makaleden alıntıyı yapıyorum..Dünyamızın dindar nesillerden çok , evrim gibi bilimsel konularda farkındalığı olan nesillere ihtiyacı var olduğunu düşünüyorum..Nede olsa laktoz toleransı kurandan öğrenilebilecek bir durum değildir.

“Benzer şekilde, sütteki baskın şeker olan laktozu sindirebilme becerisini kontrol eden bir gende de “seçilimin güçlü moleküler imzası” bulunmuştur. İnsanlar memelidir, dişiler bebeklerini emzirir ve bağırsaklarda laktozu basit şekerler olan glükoz ve galaktoza ayıran bir enzim üretirler. Çocukluklarından sonra da önemli bir besin kaynağı olarak başka hayvanların sütlerini tüketmeye devam etmeleri, insanları memeliler arasında biricik kılar.

Bu kültürel gelişim, Avrupa, Afrika ve Orta Doğu’da inek, keçi ve deve sütü tüketen gruplarda, birbirinden bağımsız olarak görülmüştür. Bir yetişkinin sütü hazmedebilmesi, çoğu memelide ve çoğu insan grubunda sadece bebek emzirme döneminde etkin olan ve bağırsakta bulunan laktaz enziminin geninin mutant bir formuna bağlıdır. Uzun süredir sütü için hayvan yetiştiren popülasyonlardan gelen insanlarda, laktaz geninin mutant bir formu yetişkinlikte de etkindir.Bu genetik gelişme, bu geni kontrol eden düzenleyici DNA bölgelerindeki tek baz çifti değişimiyle ilişkilendirilmişti, ama laktoz toleransı farklı olan
popülasyonlarda, kritik bölgede farklı mutasyonlar var. Bu da, sadece bir geni etkileyen bağımsız değişikliklerin yol açtığı benzer bir özelliğin tekrarlanan evriminin çok çarpıcı bir örneğidir. İnsanlarda beslenmeyle ilgili bir başka uyum örneği de tam bir genin çoğalmasıyla ilgili. Şempanzelerin tükürüğünde, besinlerdeki nişastayı sindiren amilaz geninin tek bir kopyası varken, insanlardaki amilaz geninin sayısında çok farklılık görülür.
Bazı bireylerde bu genin kopyalanması sonucunda tek bir kromozomda yaklaşık 10 kopya görülebilir. Diyetlerinde nişasta bakımından zengin besinlerin, örneğin pirincin bol olduğu kültürlerden gelen insanlardaki ortalama amilaz geni kopyalarının sayısı ve tükürükteki amilaz enzimi seviyesi, avcılık ya da balıkçılıkla beslenen kültürlerdeki insanlarda olduğundan daha yüksektir. Süt için hayvan yetiştirme ve tarım son 10.000 yılda ortaya çıkmıştır. Bu, sadece yaklaşık 400 insan nesline karşılık gelse de, yeni besin kaynakları, bu besin kaynaklarını tüketen popülasyonlarda yeni genetik varyantların birikmesine neden olmaktadır. Herschel’in Darwin’in kuramına karşı hep ileri sürdüğü itiraz, yeni faydalı özelliklerin basit rastlantısal çeşitlilik sonucu ortaya çıkamayacağı düşüncesiydi. Çeşitli yerlerde yayımlanan yorumlarında ve mektuplarında, bu özelliklerin daima “konunun bu şekilde rastlantısal olarak ele alınmasını ve atomların rasgele bir araya gelmesini değil, tersine akıl, plan ve tasarım“ gerektireceğini öne sürmüştü. Herschel, 1859’da çeşitliliğin kökeninin hâlâ bir sır olduğunu söylerken haklıydı. Ama daha sonraki 150 yıl boyunca yapılan araştırmalar sonucunda, karmaşık bir genomun ebeveynden evlatlara her geçişinde DNA diziliminde kendiliğinden oluşan varyantların uzun bir listesini yapabiliriz. Bu değişikliklerin ancak çok küçük bir kısmı, başlangıçtaki kalıtsal bilgiyi ve ondan türeyen
özelliği bozmak yerine, iyileştirebilir. Yine de, daha tatlı bezelyeler, daha büyük kaslar, daha hızlı koşma yeteneği ve yeni besinleri hazmetme özelliği, bezelyelerin, köpeklerin ve insanların DNA dizilerindeki atomların yeniden düzenlenmesinden kaynaklanmaktadır. Yani belli ki “atomların rasgele bir araya gelmesiyle” ilginç yeni özellikler oluşabilir. Darwin’in küçük, yeşil kitabının sonunda kullandığı meşhur “sonsuz sayıda, çok güzel ve çok muhteşem form evrimleşmiş ve evrimleşmektedir” cümlesiyle ifade ettiği gibi, canlı organizmaların içkin bir özelliği olan değişebilirlik evrim için gereken hammaddeyi sağlamaya devam etmektedir…

Bilim ve Teknik Dergisi 2009 Haziran sayısı sayfa 37


Narval Balinası

Leave a comment


Narval balinası, boynuzlu balina veya deniz gergedanı olarak da adlandırılan yaşam olanı kutup bölgesi denizleri olan memeli bir hayvandır. Kış mevsimi dahil yaşamlarını sürekli arktik bölgede geçiren tek balina türüdürler. 70° Kuzey enleminin güneyinde nadiren görülürler. Narvallerin en yakın akrabası beyaz balinalardır(Belugalar) . Doğada 90 yaşına kadar yaşayabilen narval balinalarının yaklaşık olarak ,erkekleri 4,6 metre boya, dişileri ise 4 metreye kadar uzayabilirler. Yine yaklaşık olarak erkekler 1600, dişiler de 1000 kg ağırlıklara ulaşabilirler.Bu canlıların en dikkat çekici özellikleri, erişkin erkeklerde üst çenenin sol tarafında, dudağın yukarısında, yüze ait bir noktadan dışarı doğru çıkan mızrak benzeri yaklaşık 2-3 metre uzunlukta dişlere sahip olmalarıdır.yani bu diş ağzın içinden dışarı çıkmamaktadır.. Sola dönüşlü helix sarmalı yaparak ileriye doğru düz bir şekilde uzar, boynuz benzeri görüntüyü oluşturur.. Doğada dişleri uzayan başka canlılarda vardır. Fakat hiçbiri narval balinasının dişi gibi kavis yapmaksızın ve ileriye doğru adeta mızrak gibi uzamaz. Ayrıca spiral yaparak uzayan bir diş oluşu bakımından da yine doğada tektir.


İnsanların kalplerinin solda olması gibi narval dişlerinde de sola tercihli asimetri sürekli korunur.Dişlerin ağırlığı 10 kg’a kadar erişebilir. Boynuz benzeri bu yapının nadir de olsa dişilerde de çıktığı olabilmektedir.Ortalama 500 erkekten birinde normalde körelmiş şekilde içerde kalması gereken sağ diş de uzar.Dişi narval balinalarında nadiren de olsa uzayan diş erkeklerinkiyle kıyaslanınca daha kısa ve daha düz yapıda olduğu gözlenir. Fakat iki dişin uzaması ise dişilerde çok ender bir durumdur. Şu ana kadar kayıtlara geçmiş sadece bir tane örnek vardır… Fillerin dişleri gibi narvallerin dişleri de kırıldığında tekrar büyümez. Ancak, bu dişlerin kırılması görece zordur çünkü sert ve bükülmez gözükseler de oldukça esneklerdir: yaklaşık 2,5 m uzunluğundaki bir narval dişi, kırılmadan her yöne yaklaşık 30 cm kadar esneyebilir. Eğer kırılma dışı bir hasar görürse de belli ölçüde kendini onarabilir.

Bu kadar uzayan bir dişin ne işlevinin olduğu evrimsel açıdan tartışmaların konusu olmuştur. Henüz üzerinde bilimsel olarak çok fazla çalışılmış bir hayvan olmaması nedeniyle haklarında her şeyin bilindiği söylenemez..Ancak geniş kabul gören açıklama ,tıpkı erkek aslanların yelesinin ve tavus kuşlarının kuyruk tüylerinin olduğu gibi seksüel seçilimle gelen bir sonuç olduğu yönündedir. Çünkü erkeklerde çıkmaktadır.Buzları kırmak veya başka bir fonksiyonundan yararlanmak için gerekli olmuş olsa idi. Dişilerde de görülmesini beklemek mantığa uygun olurdu..Daha büyük dişe sahip erkeklerin daha yüksek olasılıkla bir eş bulabileceği görüşünden hareketle, bu dişin birincil işlevinin gösteriş ve baskınlık olduğu görüşü benimsenmiştir. Bu hipotezin öne sürülmesinin bir diğer nedeni, “diş tokuşturma” olarak adlandırılan ve erkek narvallerin dişlerini birbirlerine sürttüğü etkinliğin gözlenmesi olmuştur.

İhtişamlı göründüğü tartışmasız olan bu dişin aksine,narval balinalarının yeni doğmuş bebek misali ağızlarında başka hiç dişleri yoktur.Fetus döneminde altı çift diş tomurcuğu belirir .Fakat yetişkinliğe girinceye kadar onlardan dört çift zamanla yok olur.Kalan iki çift diş tomurcuğu aslında köpek dişi sınıfından olan narval boynuzunu oluşturmaya devam eder.Soldaki diş , narval balinalarına bildiğimiz görüntüsünü kazandırıncaya kadar büyümeye devam ederken , sağdaki dişin gelişimi genellikle çok erken safhada durur ve körelmiş vaziyette öylece kalır.

Bu güne kadar doğada beslenirken gözlemlenememiş olmalarına rağmen yakalanan narvallerin midelerinden çıkanlara bakılarak ,kalamar,karides, grönland halibutu (kalkana benzer yassı balık ) gibi hayvanları avladıkları ve avlarını çiğnemeden yuttukları görülmüştür.

Derin dalıcı olan bu hayvanlar dalış sayısı olarak günde yaklaşık 18 ila 25 kez arası sefer yapabilir. Dalma mesafesi olarak en az 800 metreyi bulan dalışlar yaparlar ve bu dalışların bir kısmı ise 1500 metre derinliği bulur.Su altında 25 dakika kalabilirler.

Lübnan

Leave a comment

Lübnan denilince aklımıza ilk önce klişe bazı cümleler gelir. Barış ve huzur dönemlerinde sahip olduğu  refahı vurgulayan  ‘’Ortadoğu’nun İsviçre’si’’ ,  ‘’doğunun Paris’i  Beyrut’’ gibi…veya savaş ve yıkım dönemlerindeki kötü günleri vurgulayan ‘’terör bataklığı Lübnan’’ ,’’ uyuşturucu ve silah kaçakcılığının başkenti Beyrut’’  gibi… Belkide az sayıda kişiye ise Halil Cibran ,Amin maluf çağrıştırır.…Oysa klişelerin ötesinde bir şey aramaya çalıştığımızda tarih boyunca güney Asya’nın batıya  ,Avrupa’nın ise doğuya açıldığı kapı görevi yapmış bir ülke olduğunu görürüz..

Lübnan kelimesi sami dillerinde beyaz kelimesi için kullanılan LBN kökünden geliyor.Kelimeyle Lübnan dağlarının karla kaplı zirvelerine gönderme yapıldığı düşünülmekte..bölge resmi olarak ise ilk defa milattan önce 47 yılında Julius Ceasar tarafında ‘’lub’’ Na’an’’, ’beyaz ülke’ olarak ilan ediliyor. Benzer isimler Tevrat dahil çok daha eski dönemlere ait yazılı kaynaklarda geçiyor..

Tahmin edilebileceği gibi bölgedeki uygarlığın tarihi çok eskilere dayanıyor . Mesela Byblos ta 7000 yıl öncesine tarihlenen yerleşim kalıntıları var ve akdeniz bölgesinde kurdukları kolonileri ve onlar arasında sağladıkları deniz ticaretiyle bölgenin en eski ve zengin uygarlıklarından biri olan Fenike uygarlığı da yine bu toprakların eseridir… Fenike uygarlığı hakkında  aslında çok şey yazmak gerekir.Dünya uygarlığına çok katkıları olan geniş bir uygarlıktır. Lakin bizim bu özetteki amacımız Lübnan hakkında uzaktan kısa ve özet bir bakış yapmak olduğu için, derin sulara girip oralarda debelenmek bizi hem aşar hem de amacımızdan saptırır…Lübnan’ı neden merak edip kişisel gündemime aldığımı ise daha sonra ülke yönetimiyle ilgili konulara değindiğimde anlayacaksınız..

Fenikeliler sonrasında ülke , bölgesel askeri süper güçlerin yükselişine paralel olarak,sırasıyla hepsi tarafında işgal ediliyor. Tarihine bakınca  Mısır,Pers,Asuri,Roma imp.,Doğu Roma imp,Arap,Haçlı,Osmanlı ve en sonunda Fransız işgallerini ve  onların denetiminde geçirilen dönemleri görüyoruz..

Bu durum Lübnan’ı kendine has özellikleriyle bir bakıma eşsiz kılmıştır. Etnik ,dini ve mezhepsel  olarak çok sayıda farklı topluluğun birlikte ve  birbirine çok yakın yaşadığı ama farklılıklarında sıkı şekilde korunarak yaşandığı  bir yer  haline getirmiştir..Ama  faturası ağır olmuştur. Lübnan sonsuza kadar bir takım sıkıcı iç sorunları  yaşamaya mahkum olan bir ülkedir diyebiliriz.

Burada Lübnan tarihinde yaşanmış savaşlara, acılara değinmek istemiyorum. Zira hem çok sayıda savaş ,hem de çok sayıda facia vardır.

Lübnan yaklaşık 10 bin kilometrekarelik küçük bir alana sahip ,coğrafi olarak basit şekilde tarif etmek gerekirse Akdeniz kenarındaki düzlükler bitince  kıyıya paralel Lübnan sıradağları,onların arkası bekaa vadisi ,vadinin karşı yakası yine paralel şekilde uzanan anti Lübnan dağları …anti Lübnan dağlarının doğu yamaçları ise Suriye’ye dahil…yani  coğrafi olarak arap plakasından  ,doğal bir surla kısmen ayrılmış  olduğu söylenebilir.Bence  dini açıdan bu kadar  farklı grupların birbirlerini yok etmeden kalabilmesinde bu coğrafi yapının da etkisi var olmalı…Beka vadisi tarıma elverişli bir bölge ve Lübnan çevresiyle kıyaslayınca tarımsal üretimin kolay yapılabildiği bir ülke fakat halkın esas geçim kaynağını hizmet sektörü oluşturuyor..Malum bankacılık ve turizm Lübnan ekonomisinin belkemiğidir.Halkın eğitim seviyesi ise arap ülkeleriyle kıyaslandığında oldukça yüksek..

Lübnan bayrağındaki sedir ağacı ülkenin bir zamanlar dağlarını kaplayan geniş sedir ormanlarına kaynağını almaktadır..Sedir ağacının gemi yapımında kullanılan bir ağaç olması ve gemiciliğin tarihsel olarak ülke halkı için önemli olması sebebiyle ,sedir ağacı da Lübnan bayrağında hak ettiği yerini bana kalırsa bulmuş. Biz dahil ortadoğudaki diğer devletlerin bayraklarını düşününce bence oldukça sempatik bir bayrak çünkü hem anlamlı hemde dini göndermesi yok.

Ülkenin ilgimi çekmesine sebep olan özelliği ise ,demografik yapısına uygun olarak ülkedeki siyasi gücün ve yönetimin bölüşülmüş olması..geçmişi 1943 kadar uzanan ve yazıya geçirilmemiş bir milli mutabakata göre devlet başkanı maruni hristiyan ,başbakan sünni müslüman ,meclis başkanı şii müslüman ,başbakan yardımcısı ve meclis başkan yardımcısı yunan ortodoks kilisesine bağlı hristiyanlardan olmak zorundalar. Parlamento 128 üyeden oluşuyor ve sandalyeler  yine dini grupların toplumdaki oranlarına göre paylaştırılıyor..Bu sistemin benzeri ilkönce Osmanlı parlamentosunda uygulanmış arapça taifiyye ,ingilizce Confessionalism olarak adlandırılan kendine has ilginç bir rejim..Böylece hem parlementer demokrasi uygulanıyor hemde dini azınlıkların ülke yönetiminde etkisi sağlanıyor.
Fakat 1932 den beri halk arsında dini inançların sorulduğu bir nüfus sayımı yapılmamış olması toplumsal oranlarda değişme olduğu ve paylaşımda adaletsizlik oluştuğu şeklinde tartışmalara neden oluyor.

Lübnan anayasası resmi olarak 4 islam,12 hristiyan,1dürzi ve 1 Yahudilik olmak üzere 18 dini grubu veya mezhebi tanıyor..
İslam olanlar Sünni,Şii,İsmailiyye,ve Nusayrilik
Hristiyan olanlar,  Maruni,Yunan Ortodoks,Melkit Katolik,Ermeni Ortodoks,Suriye Katolik,Ermeni Katolik,Suriye Ortodoks,Roma Katolik,Kildani ,Asuri,Kipti ve Protestan kilisesine bağlı olanlar.

Çok hukuklu bir sistem geçerli ,evlilik ve miras gibi konular cemaatlerin kendi içindeki mahkemelerce görülebiliyor.

Bu haliyle Lübnan ortadoğuda bireysel özgürlükleri en ileri seviyede yaşatmaya çalışan ülkedir .

 

Liberalim çünkü;

Leave a comment

Kelimelerde gördüğümüz gibi kavramlarında her zaman aynı anlama gelmediği ,zamanla anlamda kayma olduğu düşüncesine katılıyorum..Muhafazakarların de liberal kisveyle birşeyle yapmaya çalıştığıda doğrudur.
Benim savunduğum liberalizm ,çoğu noktalarda sol içeriği de olan bir liberalizmdir..özgürlükçü sosyalistlerle aynı kümede rahatlıkla bulunabilirim..:)

Ancak öncelikle sormam gerekir.Davet edildiğim sosyalizm nasıl bir sosyalizmdir.Benzerlerini SSCB,Çin,Vietnam,K.Kore,Küba gibi ülkelerde gördüklerimiz gibi bir sosyalizmden mi bahsediyorsunuz? Bu ülkelerindeki sisteminde insanı değersizleştirdiğine ve bürokratik oligarşiye ve devlet kapitalizmine dönüştüğünü düşününce ,o tip bir sosyalizme pek sıcak bakmıyorum.

Bunlar kötü örneklerdi daha iyisi kurulabilir diyorsanız …o halde son 20 yılda kurulmuş yeni ve iyi bir sosyalist sistemi olan ülke gösterebilir misiniz mesela?

Tekelci kapitalistlere gelince, devletlerin hazinelerinden bile büyük dünya çapında bankaların ,şirketlerin olduğu ve bunların devletleri ve hükümetleri yeri gelince sıkıştırdığı doğrudur.
Ancak insanlık için bunun çaresi bürokratik oligarşi’nin egemenliğinde, belli kurtarılmış bölgelere benzeyen, lokal ‘devletçi ‘yaklaşımlar yerine, tıpkı o şirketler gibi küreselleşerek ‘küresel bir toplum’,’küresel bir insanlık’ olmaktan , dünyayı hem emek hem sermaye açısından tek bir ekonomik bölge haline getirmekten geçiyor düşüncesindeyim. Bunun için dünyanın her köşesindeki, yoksulun,işcinin, insanca yaşama ve çalışma hakkını temin etmenin peşinde olunmalıdır..tabi kavgayla dövüşle değil.Bilinçlenme ve ‘birlik’ algısını kazanıp birbirine destek olmayla başarılmalıdır.Çünkü hiçbir savaşın galibi emekçi kesim olmadı olmazda.
Ve bu açıyla baktığımızda, siyasi aktörler ne kadar ekonominin gerçek işleyişinin dışına itilirse dünya halkları için o kadar iyi sonuçlar elde edilir kanaatindeyim. Bu yüzden ulus devletlerin tasfiyesi bana kalırsa olumlu bir ilerlemedir.
Modern devlet , sadece sosyal hizmetler,temel eğitim ve sağlık gibi konulardan sorumlu olmalı…ekonomi kapitalistlerin elinde olmalıdır diye düşünüyorum…

Birini devlet en kolay başarır, diğerini ise kapitalistler en iyi becerir.

Neden Liberalim.

Leave a comment

Neden liberal olduğumu kısaca şöyle açıklamak isterim.

İnsanların ancak hertürlü maddi varoluşundan soyutlanarak düşünüldüğünde eşit olduğuna inanıyorum…Eşit olmak ,eşitlik, bence illa ki maddi olarak eşit olmayı gerektirmemeli….Mesela Dubaili bir petrol şeyhiyle ,amazon nehrinde balık tutarak yaşayan bir adam maddi varoluşlarından soyutlandığında insanlık onuru ve hakları ve hukuku açısından eşit kılınabilir…yani Dubaili şeyh milyar dolara hükmediyor diye günde bir dolar bile kazanamayan amazondaki adamdan insan olarak daha kıymetli,,,daha makbul…daha şerefli değildir…Dünya insanlarına ahlak öğretisi olarak bunun sıkı bir şekilde öğretilmesi lazım…’İnsan’ tinercide olsa ,evsizde olsa,işsizde olsa kıymetlidir ve ‘insan’ oluş açısından herkes eşittir….. aynı şekilde güzel ,çirkin,şişman ,zenci,dindar ,ateist …vesaire içinde geçerlidir…insanlar tüm maddi varoluşlarının ötesinde Platonun idealar dünyasındakine benzer bir algıda ancak eşit olabilir.
Bana kalırsa bu şekilde bakış ,doğada bir hayvan türü olarak yola çıkan insanın, zamanla ulaştığı zihin kapasitesiyle , soyut değerlerin farkında olma ve somut şeylere bağlı olarak da yaşama yazgısına daha uygun gelmektedir

Mesela sol ideolojiler genel çerçeve olarak, insanların maddi olarak eşit olursa ancak gerçek anlamda eşit olabileceği temeline oturur…Bana kalırsa esas imkansız olan ve üstelik doğaya da ters görünen budur….

Amerika!… Amerika!

Leave a comment

Bir kısım solcularımıza göre;

Diktatörleri desteklediğinde Amerika kötüdür…
Diktatörleri devirmek isteyen muhalifleri desteklerse de kötüdür…
Çini dünya ticaretine entegre ederse kötüdür..etmeyip dışlarsa yine kötüdür.
Irakta Türk askerininin başına çuval geçirdiği için kötüdür…
Türk ordusuna insansız uçaklar verdiği için yine kötüdür….
Darbecileri desteklerse kötüdür…
Askeri vesayeti tasfiye edenleri desteklerse yine Amerika kötüdür…

Vel hasıl Humeyni’nin bir sözünde dediği gibi ‘’Amerika en büyük şeytandır..’’
Sanki Amerika olmasaydı dünya yaşanılası bir cennettir. Amerika yüzünde cehennem olmuştur

Older Entries Newer Entries